Outliers (Çizginin Dışındakiler) Kitap İncelemesi

Çizginin Dışındakiler Kitap Özeti

 

Öncelikle dahilerin, zengin ve güçlü avukatların, rock yıldızlarının ya da dünyaca ünlü programlamacıların başarılarını ”bireysel” olarak ifade eden genel başarı algısının hatalı olduğunu ifade etmek gerek. Başarı bireysel değildir ve ancak doğru şartların bir araya gelmesiyle oluşur. Bu şartların pek çoğu ise kişinin kendi kontrolünde gerçekleşmeyen, temelde zaman, toplum ve bu çerçevede ele alınabilecek olan imkanlar ya da şanslardır. Sanıldığının aksine çizginin dışına çıkabilmek bireyin üstün zeka ve yeteceğinin değil, uzun zaman ve emek isteyen çalışma saatleri ve doğduklarında kendilerini içinde buldukları aile başta olmak üzere her türlü ortam ve zaman ile bunların sunduğu fırsatların muhteşem bir birleşiminin sonucudur.

 

Bu gerçeği daha iyi anlamak için Kanada Hokey Ligi’ne bakalım. Oyuncuların yüzde 40’ı Ocak ve Mart , yüzde 30’u Nisan ve Haziran , yüzde 20’si Temmuz ve Eylül ve yüzde 10’u Ekim ve Aralık ayları arasında doğmuştur. Bu oyuncuların doğum tarihlerinin yılın ilk aylarında yoğunlaşması tesadüf değil. Kanada’da hokey yaş sınıfları için seçilme sınırı 1 Ocak. Bu durumda Ocak ayında on yaşını dolduran bir çocuk, yıl sonuna kadar on yaşını doldurmayan başka bir çocukla yan yana oynayabiliyor. Ergenlik çağına denk gelen bu yaş aralığı, ergenlik öncesi dönemde belirli bir fark yaratıyor ve bu çocukların doğduğu aylar arasındaki fark çocuğun gelişimi açısından çok büyük önem arz ediyor. Hokey oyuncuları arasındaki ay farkı, büyük olan çocukların takımda daha baskın olmasına yol açıyor. İşte bunun adı fırsattır. Onlara sunulan bu fırsat ne kazanılmış ne de hak edilmiş sayılabilecek bir fırsat ve bu fırsat onların başarısında kritik bir rol oynamıştır.

 

Peki gelmiş geçmiş en ünlü rock gruplarından biri olan Beatles grubunun bu ünvana sahip oluşlarının altında yatan nedenler nelerdir? Beatles -John Lennon, Paul McCartney, George Haris’in ve Ringo Starr- ABD’ye 1964 yılının Şubat ayında gelerek Amerikan müzik sahnesinde İngiliz istilası denilen şeyi başlattı ve popüler müzik cephesinde dönüşüm yaratan bir dizi hit parça üretti.Beatles’ın bizim amaçlarımızla ilintili ilginç yanı, ABD’ye geldiklerinde ne kadar zamandır birlikte oldukları.Lennon ve McCartney ilk kez 1957’de, Amerika’ya adım atmadan yedi yıl önce birlikte müzik yapmaya başladı. 1960’ta onlar hala sadece mücadele vermekte olan liseli bir rock grubuyken Almanya, Hamburg’dan davet aldılar. Hamburg’daki hayat, alkol ve seks Beatles’ın buraya sık sık gitmesine neden oldu. Ödenek sağlanmıyordu. Özellikle de böyle bir alanda ilgi çekmek çok zordu. Grup ünlenene kadar burada 270 gece çaldılar ve bu 1200 canlı performansa karşılık geliyordu. Bu çalışmalar Beatles’ı farklı bir yere koymuş etkenlerden biri idi. Çok sayıda parça öğrenmiş, çok sayıda parçanın Cover versiyonlarına çalışmış, kısaca çok sayıda pratik yapmışlardı. Mozart 6 yaşında müzik yazmaya başlamış. 10 yıl kabaca on bin saat çalıştıktan sonra bu işte ustalaştı. Başarının sırrı sadece yeteneği değildi. Bunca zaman pratik yapmasıydı. Pratik, iyi bir noktaya geldikten sonra yaptığınız bir iş değil, sizi bir noktaya getirmesi için yaptığınız birşeydir.

 

Çizginin dışına çıkmayı başarabilenlerin uzun saatler pratik yaptıklarından ve kendilerine sunulan fırsatları iyi değerlendirdiklerinden bahsettik. Fakat zeka bu işin neresinde kalıyor? Stanford Üniversitesi’nden Profesör Lewis Terman üstün zekalı çocukları araştırdığı ve bulgularını paylaştığı Dehaların Genetik Araştırması adlı bir kitap yayımladı. Belirlediği bir grup süper zeki ilkokul çocuğunun lise, üniversite ve iş hayatını incelediği bu kitap, aslında IQ skorunun bireyin başarısını etkilemediğinin en büyük kanıtı. Öyle ki Sosyolog Pitirim Sorokin Terman’ın süperzeki olarak adlandırdığı IQsu 140 ile 200 arasında değişen “termitlerinin” yerine aynı aile alt yapısına sahip çocuklardan IQ’ları bütünüyle göz ardı edilerek rastgele seçim yapması durumunda benzer başarılar kazanmış bir grup elde edileceğini ortaya koydu. “Termitler” olarak adlandırdığı yüksek IQ’lu çocuklardan hiçbiri Nobel kazanamadı, hatta aday bile olamadılar. Ama saha çalışmaları sırasında IQ’ları yeterince yüksek olmadığı için elenen William Shockley ve Luis Albatros Nobel’e aday olacaktı. Zekanın bütünüyle başarıyla ilişkisiz olduğu iddiası oldukça temelsiz. IQ’nun önemi, basketbolda boyun taşıdığı öneme benzetebiliriz. 1.71’lik birinin profesyonel basketbol oynamak için gerçekçi bir şansı yoktur. Bu yüzden basketbol oynamak için boyunuzun en az1.80 olması gerekir. Ancak belirli bir noktadan sonra boy çok önemli olmamaya başlıyor. Boyu 2.07 metre olan biri, 5 santimetre daha kısa olan birinden daha iyi olmayabilir. Sonuçta gelmiş geçmiş en iyi basketbolcu Michael Jordan’ın boyu 2.01 metreydi. Bir basketbol oyuncusu sadece yerince uzun olmalı ve aynı durum zeka için de geçerli. Zekanın bir eşiği var.

 

Chris Langan dünyanın yaşayan en zeki insanlarından biri. IQ’sunun 190 ile 210 arasında olduğu düşünülüyor. Bu gün Chris Langan Missouri kırsalında bir at çiftliğinde yaşıyor. Chris Langan’ın ailesine ve geçmişine inildiğinde ne kadar kötü bir yoksulluk yaşadığı ve çocukluğunu ne zor şartlar altında geçirdiği anlaşılıyor. Ailesinin bilgisizliği onun önüne engel olarak çıkarak okul bursundan olup öğrenim hayatını sona erdirmesine neden olacaktır. Fakat Langan’ın öğrenim hayatına devam edememesi, yalnızca okul bursu ile ilgili değil, aynı zamanda yoksul ailenin ona aktardığı kültürel dezavantajla ilgili. Konuyu daha iyi anlayabilmek için sosyolog Annette Lareau’nun hem beyazlardan, hem siyahlardan, hem zengin ailelerden, hem de yoksul ailelerden gelen bir grup üçüncü sınıf öğrencisi ile yaptığı araştırmaya bakalım. Lareau ve ekibi her aileyi en az 12 kez ve her seferinde aralıksız saatlerce ziyaret etti. 12 farklı aile ile bu kadar uzun zaman geçirdiğinizde nasıl çocuk yetiştirileceğine ilişkin 12 farklı fikir toplamayı beklersiniz. Oysa Lareau çok daha farklı birşey buldu. Çocuk yetiştirme konusunda sadece iki felsefe vardı. Daha zengin anne babalar ağırlıklı olarak çocuklarının boş zamanlarıyla, onları bir etkinlikten alıp diğerine götürmekle, onlara öğretmenleri, antrenörleri ve takım arkadaşları hakkında sorular sormakla ilgileniyordu. Bu tür yoğun programlar yoksul çocukların yaşamında neredeyse hiç yoktu. Onlar için oyun haftada iki kez futbol antrenmanı değildi. Akranlarıyla ve komşu çocuklarıyla dışarıda oyunlar oynamaktı. Onların anne babalarına göre, çocukların yaptığı şeyler yetişkinler dünyasından bütünüyle ayrıydı ve özel bir önem taşımıyordu. Çocuklarının ilgi ve yeteneklerini onların karakter özellikleri olarak kabul etme eğilimindelerdi. Varlıklı anne babalar çocuklarıyla konuşuyor ve onlarla birlikte mantık yürütüyordu. Sadece komut vermiyorlardı. Çocuklarından konuşmalarını, yanıt vermelerini, müzakerede bulunmalarını , yetişkinlerin otorite konumunu sorgulamalarını bekliyorlardı. Daha zengin aileler, çocukları okulda başarılı değilse öğretmenlere meydan okuyordu. Çocuklarının yararına müdahalede bulunuyordu. Yoksul anne babalar ise tam tersi, otoriteden yılıyor. Pasif biçimde tepki veriyor ve geri planda kalıyorlar. Lareau orta sınıfa özgü çocuk yetiştirme tarzını “işbirliği odaklı eğitim” olarak adlandırıyor. Çocuğun yeteneklerini, görüşlerini ve becerilerini etkin biçimde destekleme ve değerlendirme çabası. Yoksul anne babalar ise tam tersi, “doğal gelişimin başarısına” yönelik bir strateji izlemek eğiliminde. Sorumluluklarını çocuklarına bakmak, ancak onların kendi kendilerine büyüyüp gelişmelerine izin vermek olarak görüyorlar. Yoksul çocuklar çoğunlukla daha iyi davranıyorlar, daha az yakınıyorlar, zamanı değerlendirmekte daha yaratıcılar ve iyi gelişmiş bir bağımsızlık duygusuna sahipti. Ancak “işbirliği odaklı eğitim”, pratik açıdan çok büyük avantajlara sahip. Yüklü bir programı olan varlıklı çocuklar sürekli deneyimden deneyime geçiş yapmakla karşı karşıya. Takım çalışmasını ve iyice yapılandırılmış ortamlarla nasıl başa çıkacağını öğreniyor. Varlıklı çocuklar “hak sahibi olma” duygusunu öğreniyor. Kendi bireysel tercihlerinin peşinden gitme ve kurumsal ortamlarda etkileşimleri etkin biçimde yönetme hakkına sahipmiş gibi davranıyorlar. Bu ortamlarda rahat görünüyorlar, bilgi paylaşımına ve dikkatleri üzerine çekmeye hazırlar. Emekçi sınıftan ve yoksul çocuklar ise tam tersi “mesafe ,güvensizlik ve baskı duygusuyla” karakterizeydi. Kendi tarzlarını nasıl ortaya koyacaklarını ya da kendi amaçları doğrultusunda bulundukları ortama nasıl uyum sağlayacaklarını bilmiyorlardı. Sınıf avantajlarından söz ederken, büyük oranda bunu kastediyoruz. Terman’ın araştırmasının ilginç sonuçlarından biri de tam olarak bu sınıf avantajının bir sonucu, en alt sosyal ve ekonomik sınıftan gelen süperzeki çocukların neredeyse hiçbiri herhangi bir üne kavuşamadı.

 

Hepimi yoksul ilken zengin olmuş insanların ilham veren başarı hikayelerini duymaya alışırız. Bunlardan biri Musevi bir ailenin çocuğu olan Joe Flom’un ilginç hayat hikayesi. Doğu Avrupa’dan göçen yoksul bir ailenin çocuğu olan Joe Flom bu gün dünyaca ünlü hukuk şirketi Skadden,Arps’ın kurucu ortaklarında. Bu gün şirket 2000 avukatla hizmet veriyor, yıllık kârı bir milyar doların üzerinde. Peki aslında bir engel olarak görülebilecek Musevi olmanın,  doğduğu tarihin ve ailesinin bir tekstil atölyesine sahip olmasının ona bugün bu başarısının temel nedeni olduğunu söylersek. Musevi olmak o zamanlar bir dezavantajdı. Eski bir hukuk fakültesi dekanı öğrencilerinin iş bulmak için gereken niteliklerini  doğru aile bağlarına sahip olmak, doğru yeteneğe ve doğru kişiliğe sahip olmak şeklinde sıralıyor. Bir insan bu niteliklerden herhangi birine sahipse iş bulabilir, ikisine sahipse birden fazla iş seçeneğindeki olabilir, üçüne sahipse istediği işe girebilir. Ancak o dönemde Musevi olmak, bu niteliklerden en az birini karşılayamamak, yani dönemin ünlü ve büyük hukuk şirketlerinden birine girmemek anlamına geliyor. Çizginin dışındakilerin sıklıkla yaşadığı gibi bu engelin içinde de altın bir fırsat saklıydı.Wall Street’in eski moda hukuk şirketleri ne iş yaptıkları konusunda çok spesifik bir fikre sahipti. Onlar kurumsal avukattı. Ülkenin en büyük ve en prestijli şirketlerini temsil ediyorlardı ve “temsil etmek” vergileri ve hisse senedi ve tahvil ihracı ardındaki yasal işleri yönetmeleri ve müşterilerin federal yönetmeliklerle ters düşmemesini garanti etmeleri anlamına geliyordu. Davalara bakmıyorlardı. Bu da bu hukuk şirketlerinin çok azının dava açmaya ve savunma yapmaya ayrılmış bir birime sahip olması anlamına geliyordu. Eski moda şirketlerin yapmadığı bir diğer şey, düşmanca kurumsal el değiştirmelere dahil olmamaktı. Kurumsal istilacıların ve özel sermaye şirketlerinin, şirketleri birbiri ardına yuttuğu günümüzde bunu hayal etmek zor, ancak 1970’lere kadar bir şirketin bir diğer şirketi karşı tarafla anlaşmaya varmadan satın alması skandal olarak kabul edilirdi. 1950’lerde ve 60’larda Bronx ve Brooklyn’deki Musevi avukatlar kuşağının kapısına gelen işler beyaz ayakkabı şirketlerinin dudak büktüğü işlerdi, bunlar dava etme işleri ve daha da önemlisi bütün düşmanca devralma tekliflerinin merkezindeki yasal manevralar olan vekaletname mücadelelerinde. Sonra 1970’lere gelindiğinde davalarla ilgili o eski nefret bir kenara bırakıldı. Borç almak kolaylaştı. Federal yönetmelikler gevşetildi. Pazarlar uluslararası hale geldi. Yatırımcılar saldırganlaştı ve sonuç olarak kurumsal el değiştirmelerin sayısında ve boyutunda patlama yaşandı. Eski moda şirketlerin yapmak istemedikleri şeyleri -düşmanca ele geçirmeler ve davalar- ansızın bütün hukuk şirketlerinin yapmak istediği şeyler oldu. Peki, ansızın kritik hale gelen bu iki hukuk alanında uzman olan kimdi? 10,15 yıl önce kent merkezindeki şirketlerde iş bulamayanların kurduğu, bir zamanların marjinal, ikinci sınıf hukuk şirketleri. Flom 20 yıl boyunca Skadden,Arps’ta ustalığını mükemmelleştirmişti. Sonra dünya değişti ve o hazırdı. Felaketten zafer elde etmedi. Bunun yerine, felaket olarak başlayan şey, sonuçta fırsata dönüştü. Neden, bu insanların diğerlerinden daha akıllı olması değildi, onlar yıllardır üzerinde çalıştıkları bir beceriye sahipti ve bu beceri ansızın çok değer kazandı. Flom’un bir diğer şansı da doğduğu tarihti. 1. Dünya Savaşı ve 2. Dünya Savaşı arasında kalan büyük buhran döneminde doğdu. 1930’ların nüfus azalması döneminde doğmuş olanların hemen önündeki kalabalık kuşağın ve onların arkasından gelen kalabalık nüfus patlaması kuşağının gereksinimlerini karşılamak zorundaydılar. Başarı için bu denli gerekli olan olasılık duygusu sadece kendi içimizden ya da anne babalarımızdan kaynaklanmıyor. İçinde bulunduğumuz zamandan da kaynaklanıyor. Tarihteki özel yerimizin bize sunduğu özel fırsatlardan kaynaklanıyor. Flom’un sahip olduğu bir diğer şans da ailesinin bir giysi atölyesine sahip olmasıydı. Giyim sektöründeki koşullar da her açıdan diğer sektörler kadar kötüydü. Ancak bir giysi işçisi olmanın tarladaki işçiden farkı ürünün pazar araştırmasının yapılması, popüler kültürün kullanılması ve ürünün üretiminden satışına kadar her süreci gözlemleyebilmenizdi. Bir giysi atölyesi sahibi olmak bir işi tatmin edici yapan üç şeyi -otonomi, karmaşıklık ve ödül ile çaba arasındaki ilişki- karşılıyor. Sonuçta bizi saat 9 ile akşam 5 arasında mutlu eden şey ne kadar para kazandığımız değil, işimizin bizi tatmin edip etmediği. İşte böyle bir ortamda büyüyen bir çocuğun aldığı ders: yeterince çalışır, kendinizi ortaya koyar ve beyninizi ve hayal gücünüzü kullanırsanız, dünyayı istediğiniz gibi biçimlendirebilirsiniz. Atalarından gelen bu yetenek onlar için hayatlarının fırsatını sunmuştu.

 

 

 

İTÜ Girişimcilik Kulubü olarak düzenlediğimiz Outliers kitabından ilham alınan Çizginin Dışındakiler Etkinliği 16 Kasım’da İTÜ’de olacak. Etkinlik ile ilgili detaylı  bilgi için tıklayınız.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *